• Dolar
    5.8249
  • Euro
    6.6499
  • G. Altın
    267.81
  • T. Altın
    1764.9
Ahmet BULUT ahmetbulut@kanal23.com

‘’MÜHÜR’’

Günümüzde hemen hemen yok olmaya yüz tutan mühür ve mühür sanatının çok eskilere dayanan zengin bir geçmişi vardır. Bu yazımızda sadece mühür konusunu ve tarihi gelişimini ele alıp daha sonra önemli bir sanat dalı haline gelen mühürcülüğü bir başka yazımızda geniş bir şekilde yazarız.

Mühür insanoğlunun hayatına ilk defa yaklaşık on bin yıl önce Neolitik (yeni taş) döneminde girdiği yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Bu dönemde yaşayan insanlar yavaş yavaş avcılık ve toplayıcılık döneminden yerleşik düzene geçtikleri, geçerken de bitki yetiştirip hayvanları da evcilleştirerek kendileri yetiştirmeye başlamışlardır.

Yaşam tarzının değişmesi ile birlikte ilk köyler oluşturulmuş ve mülkiyet odaklı toplum hayatı

öne çıkmaya başlamıştır, kendilerine ait bölgeleri ve toplanan ürünleri önce renkli taşlarla işaretleyerek mülkiyeti altında olduğunu belirtmek istemiş, daha sonra bu taşların yerine kil ve topraktan yaptıkları mühürleri kullanmaya başlamışlardır. Konya Çatalhöyük ve Elazığ Norşin tepe kazılarında bu döneme ait ilk mühürler bulunmuştur. Ancak bu dönemde bulunan mühürlerin üzerinde henüz yazı bulunmadığı için genellikle hayvan, bitki ve mitolojik şekiller kullanmışlardır.

Daha sonra Kalkolitik çağ da çeşitli metal’lerin bulunmasıyla şekillenen mühürler, kare, daire, elips, sipiral gibi geometrik şekillerde yapılmıştır. Günümüze kadar ulaşan bu mühürler tarihi süreç içerisinde çeşitlenmiş, üzerine yazılar yazılmış ve sonunda bir kimlik olduğu da görülmüştür.

Türk dil kurumu Mühür’ü şöyle tanımlar, üzerinde bir kimsenin, bir kuruluşun veya bir kurumun adının ya da sanının ters olarak yazıldığı kil, metal, plastik vb den yapılmış araç veya damga olarak tanımlamıştır. Mühür kelimesi Türklerde ‘’Damga’’, Türk Devletlerinde ‘’Al Tamga’’, Farsca da ‘’Mühr’’, Arapca da ‘’Hatem ve Tabi’’ ( tabe), Latincede ‘’Bulla’’ olarak kullanılmış, Divanı Lüğati-t Türk’ de ise Tamgalık olarak geçer. Yusuf Has Hacip Kutadgu Billiğ’de hükümdarın Ay Toldu  ve Ögdülmiş’i vezir tayin ettiğinde onlara vezirlik ünvanı ve mührüyle diğer vezirlik alametlerini( Tuğ,Davul,Silah) verdiğini kaydetmiştir.

 Eski Mezopotamya ve Mısır’da altın, gümüş ve akik gibi kıymetli metaller ile taşlardan yapılan mühürler bulunmuştur. Hitit krallarının mühürleri damga biçimli olup, ortada hiyeroğlif yazıyla çevresinde ise çivi yazısıyla o mührün kime ait olduğu ve ünvanı konulmuştur.

Araplarda mühür kullanmışlardır İslam Ansiklopedisinde ilk mühür’ün Peygamber Efendimiz tarafından kullanıldığı ifade edilmiştir. Peygamber Efendimiz Kisra, Kayser ve Necçasi gibi devlet başkanlarına mektup yazmak istediğinde yuvarlak ve akik taşından gümüş bir mühür (yüzük) yaptırmış ve kullanmıştır. Mühür de altta ‘’Muhammed’’ adı ortada Resul ve üstte Lafzı Celal bulunacak şekilde ‘’Muhammed Resulullah’’ ibaresi kullanılmıştır şeklinde ifade edilmiştir.

Resulullah’ın vefatından sonra bu mührü Hz Ebubekir, Hz Ömer, Hz Osman kullanmış ancak Hz Osman onu Medine’deki ‘’ERİS’’ kuyusuna düşürerek kayıp etmiş ve yerine yenisini yaptırmıştır. Bunun yanı sıra Hz Ebubekir’in yüzüğünde,’’ Nİ’mel-Kadiru Allah’’ Hz Ömer’in yüzüğünde ‘’Kefa bi’l- mevti vaizen’’,Hz Osman’ın yüzüğünde ‘’Amentü billahi’l- azim’’, Hz Ali’nin yüzüğünde ise ‘’el-mülkü Lillahi’’ yazıları olduğu ifade edilmiştir. Yine İslam Ansiklopedisinde Peygamberimize Hatemü’l-Enbiya (Hatemü’n Nebiyyin) denilmiştir, çünkü Peygamberimiz Hz Muhammet Nebüvveti sona erdiren son Peygamber hem de bütün Peygamberleri tasdik eden ilahi bir damga(mühür) olduğu şeklinde açıklanmaktadır.

Müslüman hükümdarlar Abbasi Halifelerinden itibaren tahta çıkınca ilk iş olarak isimlerinin veya kendileri ile ilgili alametin bulunduğu birkaç mühür kazdırırlardı bu geleneğe Osmanlı hükümdarları da uymuşlardır.

Osmanlılarda tahta çıkan her padişahın ilk işi dört tane mühür Hakkettirmek (Kazdırmak) olmuştur, bu mühürlerde Tuğrası ile birlikte kendisinin ve babasının ismi yazılırdı, bir önceki padişahın mührü alınarak hazineye konurmuş. Osmanlıdan kalan en eski mühür yani Mühr’i hümayun Sultan II. Beyazid’e aittir. ( Tuğra ilk kez ortaasya da Türkler tarafından kullanılmıştır).

Mühürler Osmanlıda ilk zamanlarda yüzük şeklindedir ve parmağa takılırmış, sonradan üç tanesi bir zincirle bağlı atlas kese içerisinde cepte ve boyna asılarak taşınırmış, Zümrüt ve dört köşeli olan birisini padişahlar parmaklarına takarlarmış. Dört Mühürden daha iri ve oval olanlardan birisi sadrazamlarda durur, buna Hatem-İ Vekalet denir, Sadrazamlara padişah mühür vererek göreve başlatır, mührü geri istemekte görevden azil anlamına gelirmiş.

Geriye kalan iki mühürden biri sarayın has odasındaki kıymetli eşyaları mühürlenmesi için Hasodabaşında bulunur, son yüzük Harem-i hümayunda Hünkar dairesindeki muhtelif eşyanın mühürlenmesi için hazinedar ustada( kahya kadın) bulunurmuş.

Mühür sadece padişahların değil, halktan kişilerinde resmi evraklara basmak üzere mührü vardır, bu mühürler genellikle elişi olup pirinçten kazıtılırdı, şehirlerde mühür kazanlara Hakkar denir ve her mühür birbirinden farklı olurdu, genellikle kadife bir kese içerisinde özenle saklanırdı. Okuma yazma oranı arttıkça mühürlerde kullanılmaz olmuştur.

Gerek ünümüzde gerekse geçmişte mühürlerin belli başlı işlevleri vardır, bunlar mülkiyet belirtmek, güvenliği sağlamak ve onaylamak için kullanılmıştır. Günümüzde bu işlevin yerini çoğunlukla imza almışsa da resmi işlemlerde ve oy kullanma süreçlerinde halen kullanılmaktadır.

Mühürlerin şekli ve yapıldığı maddeler değişse de amaçları ilk çağlardan günümüze kadar değişmemiştir. Milattan önceki bin yıllardan beri maddi kültürümüzün önemli unsurlarından olan mühürler sanatsal görünümlerinden öte tarihsel bir belge görevi de yüklenmişlerdir.

Şair Ali İzzet Özkan bir şiirinde şöyle demiştir;

‘’Mühür Gözlüm seni elden, sakınırım kıskanırım’’ , buradaki mühür gözlüm kelimesini sizlerin hayalinize bakış acınıza ve ufkunuza bırakıyorum.