• Dolar
    6.8152
  • Euro
    7.4307
  • G. Altın
    378.48
  • T. Altın
    2155.8
Edebiyatçı-Yazar Nurullah Deveci

 

İçinde bulunduğumuz hal için bir tasvir...

Çocuklar içeride aç! Karınlarını doyurmamız lazım diyor biri, öbürüne. Dışarıdan yemek söyleriz bugün de diyor, beriki ötekine. Hem nasılsa vaktimiz bize kalır değil mi diye tasdik ediyor biri, arafta bekleyen, hala kendini kararsızlıklarından ve vicdanının sesinden kurtaramamış yekdiğerine. Vicdanının sesini yanındakinin sesi bastırınca olan oluyor. Çocuklar yaban ellere teslim oluyor. Annenin şefkatli ellerinden beslenmekten uzakta kalıyor. Dışarıdan gelen yemekler evdeki kaplara konuluyor. Servisler en güzel şekilde yapılıyor. Bu arada misafir geliyor. Kendi yapmadığımızın verdiği özgüvenle ona da ikram ediyoruz kendi kabımızda. [Kap, bizim kabımız. Hatırla, alırken o kadar para vermiştik. Niye kullanmayalım ki. Para verip aldıysak bizimdir zaten. Biz mi? Biz kimiz ki. Yahu birinci çoğul şahıs biz işte. Yani biz dediğin şey, dört başı mamur, üç harfli bir zamir. Başka kaynaklara da bakalım isterseniz. Kendimizi anlatmaya ihtiyacımız var m’ola? Kaç zamanlık bizi yeniden mi yazalım şimdi? Bütün hikâyeyi yeniden mi dizelim? Misafirimiz var hem. Çocukların yanında da konuşmayalım bunları. Peki, susuyorum. Umarım ki anlaşılır.]

 

İçinde bulunduğumuz umuda dair...

Umut ederken gerçekten umut etmek istiyoruz. Henüz kelime hayattayken...Harflerini telaffuz ederken değil, salt kendi haliyle var iken olmalı bu. Diğer kelimeler için umudumuzu hala ayakta tutabiliyorken...O nedenle kıyısından veya köşesinden bir yerinden umudu aşılamalıyız ruhumuza. Belki üç beş yerinden...Hani hepsi tutarsa çok defa evladır ama biz hepsi tutsun da demeyelim. Birkaçı yahut biri tutarsa bile nesilden nesile devam edebilir. Bir sonraki nesle umut taşınmış olur. Nesilden nesile her miras gibi kendini taşımış olur.

[Miras yedilik bizde ırsidir efendi, neyi nereye taşıyacağız ki! Doğru, haklısın, her şey bakiyesi üzerine kurulur. Bakiyemiz eksilerde ama! Faiz işlemeye devam ediyor. Para ve akıl, zihniyetimizi tutsak etmiş durumda. Oraya da bir miktar para ekleyerek faizden kurtaramıyoruz hesabımızı. Hangi hesap? Cebimizde sanal olmayan bir kuruşumuz bile yok. Ancak hesaplar arası aktarmalara karşı en iyi muhasip de yine biz değil miyiz? Kendimizle ettiğimiz bir dakikalık sohbete mecalimiz bile yok. Evet, olsun. Ancak konferanslar arası en iyi konuşmacı da yine biziz. Gelirse bir teklif hele, hiç de geri durmayız. Bütün hazırlığı kılı kırk yarıp tamamlarız. Bütün mühendislik hesaplarını makinesiz de yaparız. En can alıcı sözleri hep bir araya toplarız. Vaktimiz kısıtlıdır şimdi. O yüzden hem başımızı ağrıtmayacak şeyleri hazır etmeliyiz hem de en çok alkışı –hayır, hakkımız olanı tabi ki- biz almalıyız (!). Hem bunda bir beis yok. Sorunluluğumuzun gereğini yapmaya çalışıyoruz. Bir yanlış anlamaya mahal vermiş olmasın (!) ]    

 

İçinde bulunduğumuz sorunluluğa dair...

Sorunluluğumuzun gereğini yapmıyoruz/yapamıyoruz. Zira sorunluluğun gereği, soruna sorun gözüyle bakmakla ve görmekle başlar. Oysa her şeyi bir oyuna çevirmekte mahir olan biz, oyuna çevirdiğimiz her şeyde bile oyunu kuralına göre oynamıyoruz/oynayamıyoruz. Zira bir oyunda kurallar ve sonuçları vardır. Ve bir başarı vardır. Hâlbuki bizim maksadımız oyun oynamak bile olmadığı için orada da geçiştirici hamlelere sarılıyoruz. Sıra bize geldiğinde yahut sıra bize gelmesin diye ortaya hariçten bir gazel daha atıyoruz. Hariçten bir gazeli bile ortaya –evet- okumadan bırakıyoruz. Maksat sıramızı geciktirmek/maksat sıramızı geçiştirmek/maksat günü en iyi kurtarmak. Nasıl olsa yarın olacak, bir gündem daha bizi, istemesek dahi bulacak. Biz yine kalburüstü birkaç hokkalı söze sarılacağız. Duygu aşımını ifade eden bir/birkaç söz bulup/yazıp sonrasında sıranın bize gelmesini, elimiz güçlü olarak bekleyeceğiz yine. Zira hissiyatımızı ölçecek bir makina yok, öyle ya! Mekanik düşünmenin önünde de hiçbir engel yok. Notayı da kaçırmıyoruz. Doğru seslere basıyoruz. E sesimiz de fena değil. Neyi atladık? Neyi atlayalım ki efendim, her şeyi söyledik ya, fazla bile olmuş olabilir. Ruhtan gayrı ne varsa söyledik. [O ne ki gören mi var? Okuyan mı var? Yeni çıkan bir kitap mı yoksa o da? Hem okumamışız hem de haberimiz bile yok bu yenilikten. Söze sorun diye girmeseydik belki bunlar olmayacaktı. Sorumluluk mu deseydik? ]

 

İçinde bulunduğumuz sorumluluğa dair...

Sorumluluğumuzun farkında olmak için evvela içsel durumumuzun buna elvermesi icap ediyor. İçsellik demeseydik sanıyoruz ki iyi bir başlangıç yapmış olabilirdik. Çünkü içsellik derken; kıymetli her şeyinin alınmış olmasını hem görünüşüyle hem manasıyla ifade eden bir kelimeden bahsetmiş oluyoruz. Çünkü içsellik derken; her türlü süs malzemesiyle doldurulmuş kelimeler geliyor aklımıza. Çünkü içsellik derken; yüreğimiz, özü gereği buruluyor en hassas ve ince yerinden, bizim hoyratlığımıza ve konudan fersah fersah uzaklığımıza aldırış etmeden. Çünkü içsellik derken; içsellikten bile görsel bir ziyafet düzenleyebiliyoruz. Yahut bir görsel ziyafet daveti aldığımızda  üzerimize giymek için kılıfımız bile ta dünden hazır.

 

Heyecanımızı mazur görün, ziyafet birazdan başlayacak da...Hemen içine giriveriyoruz. Neyin içine? İçsellik ve ona atfeden/atfedilen, ondan çokça bahseden ve her gün samimiyetinden çokça borç alınan kelimelerin içine. Bu öyle bir borç yumağı ki kelam ve mana nezdindeki itibarımızın açığını kapatmak –bu halde- asırlar bile alabilir. Kaldı ki borcu kapatacağımız dükkanın kapısına çoktan kilit vurulmuş durumda. Çünkü evdeki sorunu dışarıda çözmeye çalışıyoruz. Dışarıdaki sorunu ise adını duymadığımız bir ilaç gibi kullanıyoruz. Her gün onlarca kez tozlarını aldığımız eşyalarımızın üzerine tonlarca tozu elimizle bırakıyoruz.  Her gün onlarca kez kullandığımız kelimelerin üzerine de ihanet tozlarını onlarca kez bırakıyoruz. Öyle ki kendi dışsallığımızın -salt kendi dışsallığıyla bile- çok daha samimi, çok daha içten ve çok daha içsel olduğu bir durum bu. Başka bir ifadeyle, içinde bulunduğumuz hal ile malûl olmakla beraber, bunu anlatmaya yetecek kadar bile halimiz bize malûm değil. Hem malum olsa bile, bizi malul kılan üslubumuzdan kolayca yakamızı kurtarmak öyle pek mümkün değil. Zira üslubumuz, dünyanın kendi etrafında değil, bizim etrafımızda döndüğüne işaret ediyor. Zira üslubumuz, doğru yerinden tutamadığımız zaman, kendisini ve manasını bir cümlede en çok biz ile yitiriyor. Zira annesinden ayırdığımız, kendisini büyüten ve besleyen değerlerden uzakta bıraktığımız her kelime; her geçen gün üslupsuzluğa ve kendi ellerimizle boğulmaya daha çok mahkûm oluyor.