• Dolar
    7.7715
  • Euro
    9.4473
  • G. Altın
    458.73
  • T. Altın
    3125.2
DR. YUNUS GÜLCÜ

Dünya olağandışı bir dönemden geçiyor. Çok uzun yıllardır kazanma, daha çok kar etme, daha fazla üretme gibi hırslara kapılan ülkeler ve insanlar bugün artık okyanusun tükenmeye başladığını gördü. Halbuki iktisat bilimi şöyle tanımlanıyor; “kıt kaynaklarla sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bilim dalıdır”. Evet insanoğlu doğası ve yapısı gereği doyumsuz ve ihtiyaçlarının sonu, sınırı, duru durağı yok. Buna karşılık doğada var olan her kaynağın bir sonu yok mu? bir gün mutlaka bitmeyecek mi? Belki de yüzyıllardır bunu düşünemedik. Ekonomik çıkarlarımız için doğaya acımasızca davranmadık mı? Gözümüzü kazanma hırsı bürümüştü, sonrasını düşünmedik. Zaten Kapitalizm’de bundan dolayı “vahşi” diye nitelendirilmişti.Kim bilir belki bu salgın vesilesiyle bu vahşilik de biraz yumuşar. Geldiğimiz noktada tüm dünya artık geri dönüşü  zor olacak bir şekilde iç içe geçmiş durumda. Her ülke birbirine muhtaç. Durum böyle olunca da artık dünyada sorunlar ortak. Evet bugün dünyada bir sağlık krizi yaşanıyor ve devamında yeni bir dünya ekonomik krizi yaşanılacak. Bunun adına ister virüs krizi deyin, ister korona ya da  Çin kaynaklı bir Kriz.

Çin, yaklaşık 1.5 milyar nüfusa sahip ve  bu nüfusunu yani üretim faktörü olan emeği üretime kanalize etmeyi başarmış ve  dolayısıyla da dünyada ABD’den sonra bir yılda en çok mal ve hizmet üretimi yapan ikinci ülke konumunda. Yine sahip olduğu nüfusun avantajı ile dünyada işçiliğin en ucuz olduğu ülke. Bu da dünyadaki büyük küçük tüm firmaların Çin ile ticari bağ oluşturmalarının esas sebebi aslında. Evet bugün birçok dünya devi her sektörden firma ya Çin’de üretim yapıyor ya da Çin’den hammadde alıyor ya da bir şekilde ticari ilişki içerisine giriyor. Bu yönleriyle de Çin aslında dünyada bir üretim merkezi. Hal böyle olunca da bu ülkede yaşanabilecek en ufak bir problem anında dünyaya yayılıp ardında da ciddi bir ekonomik sıkıntı yaratabiliyor. 

Peki bu yaşananların, önceki krizlerden farkı ne diye sorarsanız; 

1) Hem arz hem talep şoku yaşıyoruz. Fabrikalar, işyerleri, küçük büyük esnaf fark etmeksizin üretimlerini durduruyorlar. Özellikle hizmet sektörü tamamen kepenk kapatmış durumda.

Yurtdışı tedarik kapatılmıştı, yurtiçi de kapatıldı ve bu da üretimi çok daha zor hale getirmiş durumda. Üretimin azalıyor olması adeta bir çarpan etkisi oluşturuyor. Örneğin bir lokantanın kapanması, işletme sahibinin gelir kaybına uğraması, eğer işçi çıkarırsa işsiz kalan insanların gelir kaybına uğraması, mal aldığı kasap, manav vs. gibi yerlerinde aynı sarmala girmesine neden oluyor. Sosyal izolasyonun virüsle mücadelede önemine vurgu yapılıyor ve dolayısıyla insanlar evlerinden zorunlu olmadıkça çıkmamaya özen gösteriyor. Bunun da pek tabii sonucu olarak insanlar sadece zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak mal ve hizmetleri talep ediyorlar (gıda,haberleşme vs.). 

2)Ekonomilerin en sevmediği durum belirsizliktir. Maalesef ki şu an dünyada hiçbir bilim adamı, doktor ya da hekim bu salgının daha ne kadar süreceğini, ne zaman sona ereceğini bilemiyor veya tahmin edemiyor. Ekonomilerin de bundan ne boyutta bir zarar göreceği kestirilemiyor. Bu krize bir de Türkiye’nin ekonomik olarak çok da hazır olmadığı bir dönemde yakalandığını eklersek krizin boyutunun daha farklı olabileceğini tahmin edebiliriz.

Ekonomilerde gelir üzerine kurulu kısır bir döngü vardır. Gelir elde eden tüketici bu gelirinin bir kısmı yada tamamını tüketir kalan kısmı ise tasarruftur. Tasarruflar ekonomik döngünün içerisinde olduğu sürece yatırıma dönüşür ve bu da üretimin artması demektir. Üretimdeki artış ise tekrardan döngünün ilk çıkış noktası olan geliri artırır. Bir makine dişlisi gibi düşünebiliriz bunu. Bu çark gelir sağlandığı sürece artarak döner. İşte kritik olan bu noktada gelirdir. Kişiler gelir sağlayamazsa tüketim, tasarruf, yatırım ve üretim doğrudan ve/veya dolaylı şekilde azalmaya başlar ve çark tersine dönmeye başlar. Devletin görevi ve işi bu noktada başlar. Tüm dünyada ve ülkemizde de alınması gereken tedbirler gelir üzerine kurgulanmalı. Bir şekilde hane halklarının gelirini devam ettirmek durumundayız en az zararla atlatmak için bu krizi. 

Ülkemizde 100 milyar TL’lik bir destek paketi açıklandı. Peki dünyada durum nedir diye baktığımızda ülkelerin ortalama milli gelirlerinin %5’i ile %10’u arasında maddi destek paketleri açıkladığı görülüyor. Dünya ortalamasının üstüne çıkan ekonomiler ABD, Almanya ve Japonya. Özellikle Almanya ve Japonya milli gelirlerinin yaklaşık %20’si kadar maddi destek paketleri ile bu anlamda zirvede olan ülkeler. Türkiye’de ki 100 milyar TL’lik paket milli gelirimizin yaklaşık %2’si. Bu anlamda dünyadaki diğer ülkelerle kıyaslandığında yetersiz gibi görünüyor. Tabi ki her ülkenin maddi durumu birbirinden farklılık arz ediyor ve yukarıda da bahsettiğim üzere çok da hazırlıklı olmadığımız, ekonomik şartlarımızın çok da uygun olmadığı dönemde yakalandık denilebilir. 2018 yılında başlayan kur hareketliliği, Suriyeli mülteciler, Suriye konusunda son yıllarda devam eden askeri hareketlilik ekonomik olarak son birkaç yılda Türkiye ekonomisini en çok yıpratan konular.

Bir mali destek paketi ortaya koyulunca doğal olarak bunun nereden finanse edileceği konusu gündeme geliyor. Acaba ülkeler bu destek paketlerini ne yaparak kaynak sağlayacaklar. Birinci ihtimal, iktisatçıların çok da hoşuna gitmeyen para basarak kaynak oluşturma ihtimali. Bunun bizim gibi gelişmekte olan ekonomilerde enflasyon yaratma gibi ciddi bir maliyeti var. Kaldı ki enflasyonu yüksek olan bir ülkeyiz. Tabi bu durumda da ilk akla gelen ABD doları basıyor da neden enflasyon yaşamıyor olacaktır. ABD doları tüm dünyada kullanılan rezerv para. Yani ABD’de basıldıktan sonra tüm dünyada kullanılıyor. Maalesef ki Türk Lirası yalnızca Türkiye sınırlarında kullanılan bir para. Dolar ve Türk Lirasını bu anlamda mukayese etmek doğru olmaz bu nedenle. Diğer finansman ihtimali dış borç yolu ile sağlanabilir. Tüm dünyada varken bu sıkıntı dış borç sağlamanın da çok kolay olmayacağı unutulmamalı. Faiz karşılığı belli bir vade ile sağlanacak bu borç için de uluslar arası finans kuruluşları akla gelebilir. Türkiye’nin IMF ile çok da parlak olmayan, pek de güzel hatıralar ile anılmayan bir geçmişi var. Buna rağmen IMF nasıl olur da gündeme gelir o halde. Ciddi faiz ve vade avantajı olabileceğinden akla gelebilir bir ihtimal. Tabi ki hangi şartlarda borcun sağlanacağı çok önemli. 

Dünyadaki tüm ülke ekonomilerinde olacağı gibi Türkiye ekonomisi de bu krizden farklı ölçülerde zarar görecek. Karar vericiler alacakları önlem ve tedbirlerle en az zararı görerek atlatmayı deneyecek. Ümit ediyorum ki minimum zararla atlatabiliriz. 

Lütfen evde kalalım, sağlıklı günler, görüşmek üzere