• Dolar
    5.3367
  • Euro
    6.0774
  • G. Altın
    214.57
  • T. Altın
    1451.5
Enes SOYLU

Çocuk yaşta öğrendim, parmaklıklar ardında bir başına kalmayı. Elim her defasında sancıyan yanımı aradı ranza koynunda. Avluya uçurdum kâğıttan kuşlarımı, ilk şiirimi hücrenin alnına yazdım. Sesler duymadım, gözler görmedim yabancı; çiğnenmemiş bir tek lokma bulmadım. Her sabah solumdan uyandım, değişemedim yönümün duvarlarını. Bebek sesi duymadım, çocuk olmadım, gofret çalmadım kaymaklısından; ağzımı yağmura açıp sarhoş olmadım.

      Bir an geldi, aldı beni dizleri yaralı çocukluğumdan. Kan, beyaza çalındı. Sonrası; siren, tepe lambası… En masumu olan bitenin, katil zanlısı. Gözlerim, alaca bir kavganın peşine düştü ve sorular çıkageldi bir kışın sıcağından. Cevabını asla bilemeyeceğim, gün gelip bulacağım sorular…

    Alnımdaki bu ateş kalacak mıydı? Ya bu demirden örtü,  ötesi miydi geçmiş zamanın ? Heyhat, yüzyıllar biriktirmişken kafatasımda, alnımdan sökebildiğim bu kadar mıydı? Cismin dururken avuçlarımda, resmine düşecek bir tek an yok muydu dudaklarımda? Sükûta bulandı kavgam; yüzüm tenine bulaştı. Ulaştı her bir yol menziline; dilimden öpen küçük yalanlar, boyumu aştı…

Her yanı yara bere içinde koştu avluya.

Önemsemedi yaralarını; günahını küçümsüyordu.

Ruhunu söktü zırhından, yürüdü yağmura.

Bir ceset yüzüstü gülümsüyordu.

 

Susadı küçük adam, kurudu, sustu.

Nefesine, rüzgârın pası dokundu.

Düşlerinde kayboldu aldanmışların.

Yüzüne, gelecekten istifası okundu…

 

Üzerinde dolaştı her bir damlanın,

Buharlaştı kırmızının kırıntıları,

Elindeki kâğıt ıslandı,

Bir oyuk açtı, süzüldü; kurtuldum sandı…

Yerde bir boşluk vardı, aynından bir de içinde. Birleştirmeye çalıştı yalın halleri, her defasında gerçeğin aynasıyla uyandı. Su birikmiş çukurların gölgesine uzandı, kağıttan sebeplerle kürekler çekti. Demirlere yaslandı, soğuk ve nemli; öptü boşluğundan parmaklıkları. Bir isim bulmalıydı geçen zamana; şöyle günlü, aylı bir şey değil de daha kolay olmalıydı... “Ömür” evet ömürdü onun için seyri daim, bir o kadar hükümsüz zamana yakışan isim. Başladığı gibi bitiverecekti bir öğle arasında; ne önemi vardı ki günün, güneşin. Cuma olmasa ölmeyecek miydi?

          Unuttu küçük adam, verilmiş isimleri; bilmem kaç vakit sonra yaşını da unuttu. Kıvrıldı semasında karanlıkların, aldığı her nefesi cebine kustu. Yarım ekmek yedi, yarım tas içti çorbasından, yarım açtı gözlerini. Ne zaman gökyüzüne kaysa gözleri, ay hep yarımdı…

        Yamalı olasılıklarla düştü yollara; azaldı küçük adam, her adımda bir parçası ardında kaldı. Oturdu ortasına cem-i cümlenin; kalemini duvara çaktı. Nokta oldu, virgül oldu; zemininde gezindi zindanlıkların…

       Yüzünü semaya çevirdi küçük adam, bu büyük yükün altında hepten küçülüyordu. Önce parkasını çıkardı, dikenli tellere astı. Yasladı ruhunu tellerin en dikensiz yerine. Yarısı yanmamış bir sigara aldı yerden, kibritle yakmaya çalıştı. Rüzgârlı bir günde ölecekti besbelli. Hiç sigara içmemişti, ilk defa çekti ciğerlerine dumanı. Hiç de ölünesi bir gün değildi. Tutuştu sigarası, külleri kaçıştı. Bir iki kuru öksürükten sonra alışmıştı ki, süngere dayandı alev. “Niye hep böyle ki” dedi kendi kendine, tam alıştığında biter tüm güzellikler. “Belki de bittiği için güzeldir” diye söylendi.

       İzmariti cebine koydu, ellerini de. Parkasına tutundu, kalktı yerinden. Yüzünü duvara, sırtını ölüme döndü. İki eliyle çelimsiz taş yığınına asıldı, sonra tellere tutundu. Aşamayacağını bile bile sarıldı gerdanına gardiyanının. Önce bir ışık belirdi üzerinde, sonra bir iki ses, durmasını söyledi birileri. O kararlıydı aslında ama birden durdu indi, diz çöktü. Gözlerine yürüdü bütün sular, çamurlu yüzünde deltalar oluşturdu gözyaşları; kıvrım kıvrım döküldü hüznü avluya. Pişmandı ama ölen insan için değildi acı ve pişmanlığı. Can verirken yedi yabancı adam, orda olduğuna pişmandı. Keyifle izlediği, nefretini bilediği, ceketine tükürdüğü için pişmandı. Şimdi kendi tükürüğünde yanacaktı küçük adam. On sekizinde bir mezar olacaktı; taşı yarım, günahı yarım.

      Ellerini maviye yasladı küçük adam, yan yana getirdi nasırlarını. Dizlerini  iyice yere yasladı. Avuçlarına dökülüyordu hıçkırıkları;

 

Biçare sana geldim; elimde hatalarla, sokaksız çıkmazlarla.

Gözümde buğularla, damla damla eriyen sükûtsuz günahlarla.

İki elimin arasında koca bir boşluk; ağarıyor tövbeler, rüyasız sabahlarla.

Sendedir her inayet; yardım et sana geldim, riyasız eyvahlarla.

 

Göğe düştüm yerle yekzan; dilimde dualarla, nihai duraklarla.

Kapalıydı her kapı; yaşımla sana geldim, beşeri firaklarla.

Dardayım ey Allah’ım; darına geldim, çamurdan libaslarla.

Beni benden sen koru; bak yine sana geldim, yüreğimde paslarla…

 

                 Biraz rahatlamıştı. Önündeki ilk sabah yarım kalacaktı bakışları, son cümlesi boğazına takılacaktı. Boynunda bir ip olacaktı, tuzağa düşmüş bir av hayvanı gibi sallanacaktı. Yaradanın da bunu istemeyeceğine karar verdi. Az önce ilk defa dua etmişti, neden son olmasındı ki. Tekrar doğruldu yerinden. Yeniden sesler duyuldu, bu kez tanıdık sesler vardı içlerinde. Dönüp bakmadı, dümdüz yürüdü. Bir el silah sesi duydu, durakladı ama vurulmamıştı. Durmasını emreden bir mermi sıyırmıştı kararlılığını. En yakınındaki adama döndü, günün ne olduğunu sordu. İki adım daha atsa ölecekti, ya da duracak ve yarın ölecekti. Perşembe mi ölsem, Cuma mı diye düşündü. İntihar etmiyordu ki sadece birini beğeniyordu sadece. Hem zaten az önce konuşmuştu yaratıcısıyla, Cuma onun yanında olmak için uygun bir gündü. Üzerini silkeledi, saçını düzeltti; bir adım, bir adım daha.

       Yankılı bir patlama ile sarsıldı, dönemeden hissetti acıyı. Soğuk demir bir şiş gibi saplanmıştı ardına mermi. Bir tane, bir tane daha. Olduğu yere diz çöktü ama bu kez dua etmek için değil, yola çıkmak içindi hazırlıkları. Elleriyle cebini yokladı ve izmariti çıkardı, ağzına götürdü. Son nefesi tütün ve dua koksun istiyordu. İyice ağzının kenarına itti, geç tanıştığı arkadaşını. Son birkaç cümle söylemek istedi kendine ve gökyüzünün sahibine. Elini iç cebine götürdü ve ailesinin fotoğrafını çıkardı. Kokladı, dokundu, öptü. İsimlerini hatırladı bir bir, saydı, gülümsedi. Tekrar doldu gözleri, ağzından hıçkırık ve kan damlıyordu. Daha on sekizinde ölümü ağırlıyordu bedeni; son nefesi yetmedi son cümlesini kurmaya.   “Perşembe ha; ölmek için… “