• Dolar
    5.3365
  • Euro
    6.0777
  • G. Altın
    214.47
  • T. Altın
    1451.5
Enes SOYLU

Elindeki dergiyi kıvırıp masaya bıraktı. Dergi, bir zemberek gibi gerildi ve dönerek açılmaya başladı. Sayfaların arasından sızan taze kağıt kokusu kapladı odadaki boşluğu. Bir bebek  kadar temiz ve taze kokuyordu masadaki ufaklık. Kafasını hafif yukarı kaldırdı ve de derin bir nefes aldı en demlisinden. Gözlerini kapadı  ve dergiyi buldu el yordamıyla. Sayfaları çevirdi birer birer, burnunu yaklaştırdı ve keskin, kesik soluklarla ipucu topladı his yordamıyla…

       Gözlerini açmadan sayfaya dokundu, işaret parmağı ile iyice bastırararak gezindi sayfanın dehlizlerinde, diğer elinin avucu ile de destek verdi alt tarafından. Tenleri , tinleri  tanımaya çalıştı harf yordamıyla ama olmadı, belli belirsiz kayganlıklarda kayboldu parmak izleri. Tekrar burnunu  yaklaştırdı. Film makarası tadında bir tat kaldı soluğunda. Yer gösteriyordu el  lambası ile bir delikanlı, geç kalanları genzindeki boşluğa oturtuyordu. Gözlerine ışığı yansıdı beyaz patıskanın. Durdu,  “Lync,  sinema, sayfa elli altı ” dedi. Gözlerini açtı ve dergiye baktı, evet sayfa elli altı idi.

  Yüzündeki ukala tavır hissedilir türdendi, ağzını açmadan seslice güldü… İçinden değil; içine güldü…Gözlerini tekrar yumdu, dergiyi ağzına götürdü  ve dişlerinin arasına aldı, sıktı. İki eli de acıyana dek alkışladı kendini. Beş altı dakika sürdü görmemişin zafer turları. Sonra ağzındakini bıraktı, salyasını sildi sağ kolunun içine.

   Dikkatini, tavandan gelen patırtı dağıttı. Yukarıdaki velet, deve kuşu gibi koşmaya devam ediyordu, tam on altı aydır... Masadaki boş bardağa baktı ve ensesinden aldığı  tebessümü suya bıraktı. O çocuğu, önsözden bugüne dek hiç sevmemişti ve de masadaki dergi gibi kıvranmasını istiyordu her gece ama kendine yakıştıramıyordu bu çelimsiz düşünceleri.

   Yatağa sırtüstü attı kendini. Yatağını da açmadı,  gözlerini de… Sonra birden tavana dikti gözlerini, ellerini iki yana bıraktı; bayram ya da cenaze namazındaki gibiydi duruşu. Eğer cenaze ise “tabutun neresindeyim”  diye seslice sordu kendine. Ağzını açmadan yalamaya başladı zamanı. Sonra arta kalanları indirmek için yutkundu.  Göğsüne tutunan şey her ne ise inmemek için direniyordu, kalbini tırmalayan bir sancı yürümeye başladı kafatasına. Burnundan fışkırırken akrebin zehri ; o, yelkovana tutunmaya çalışan bir zavallı gibi  titriyordu. Ellerini almaya çalıştı yataktan ama beceremedi, parmaklarından çivilenmiş bir eldiven kadar sabit ve de hissizdi elleri. Kafasını kaldırmaya çalıştığı an ağzından ve burnundan koyu küfürler akmaya başladı, ılık ve kirli…

    Göğsü, dalgalı bir deniz gibi bir iniyor, bir kalkıyordu.  Dağılmış tahta bir sandalda fırtınaya kapılmış bir köpek kadar ıslanmış ve ürkmüştü. Yatağından etrafa bakınıyordu beyazı alınmış gözlerle. Yiyecek bir şeyler arıyordu sanki, sık sık yutkunuyordu.

  Gözünün uçuyla göğsüne doğru süzüldü. Çırılçıplak yakalanmıştı Eylül’ ün serinine. Eylül’ de her kafa serindi aslında ve ilk yağmurlar kadar çamurluydu düşünceler…

  Rüzgârın taşıdığı kokulara dokunan bir aylak kadar boş ve derindi her soluğu, göğsü bir ara indi ve kalkmadı… Derin bir öksürükle irkildi, sarsıldı ciğerleri. Ağız dolusu kara bir leke fırladı ağzından, küfürden de zift bir sülük gibi yapıştı yanağına. Son nefesini verdiğini sandı ve “lütfen Allah’ım” dedi ama suçlu mu, mağdur mu bilemiyordu. İhtimale adanmış bir yakarışta bulunuyordu besbelli. Hıçkırarak ağlamaya başladı, ağladıkça genzine sular iniyor ama yüzüne bir tek damla dokunmuyordu. İçine içine ağlıyordu, beyazı alınmış her yaşam gibi.

     

      Toza dumana bulanmış gömleğine takıldı gözleri, kapının omzunda asılı duruyordu ve omzunda kan lekeleri vardı paçavradan hallice kıyafetinin. Karanlıkta omzunda ağlayan kızı hatırladı bir an. İyi de hangi kız, hangi gece ?  Gözlerini aşağıya doğru yüzdürmeye başladı. Başkasının ayakkabıları vardı ayaklarında. Üstelik ayağına olmamış ve arkasına basmıştı, bağcıkları da birbirine bağlıydı.

     Zihnine bir resim sokuldu, gömleğinin cebinde bir kağıt koyduğu ânı anımsadı. Kızın yüzünü hatırlamaya çalıştı ama nafile. Meraktan kıvranıyordu. Ayağa kalkamadı, olduğu yerde yuvarlanmayı denedi. Bir iki denemeden sonra bir top kağıt  gibi düştü yataktan. Yere bakındı, yerde birkaç ceviz ve bir dilim ekmek vardı. Boş bir şişe vardı, elleri ile uzanmaya çalıştı. Elleri çözülmeye başlamıştı, parmaklarını oynattı ve şişeye uzandı. Eline aldı kahverengi şişeyi, üzerinde hiçbir şey yazmıyordu. Burnuna götürdü, süte doğranmış ekmek gibi kokuyordu. Diğer elini de yere destekleyerek olduğu yerden doğruldu, elleri yanda, bacakları önde öylece oturdu bir süre. Saatine baktı beşi altı geçiyordu. Elli altı dedi kendi kendine ve dergiyi eline aldığı ânı hatırladı, evet her şey çok netti. İyi de o resimde her şey yerli yerindeydi de sonra ne oldu. En son yatağa uzandığı andan sonraki an şimdi ise, zihni ne zaman gidip de kana bulanmıştı. Kız kimdi ve neredeydi ?  Soru sormaktan yorulmuştu, en çok da cevap bulamamaktan…

   Yatağın ucuna doğru süründü, tutundu ve doğruldu olmadığı yere doğru. Yatağın üzerine oturdu ve ayakkabıları çıkardı. Bağcıkların aşınmış olduğunu fark etti. Düğüm atıldıktan sonra zorlanmıştı iki ayakkabı arasındaki düğümler. Ya yürürken olmuştu ya da ayakkabıyı giymeden önce bağlayarak bir şey için kullanmıştı. Bağcıkları birbirinden ayırmaya çalışırken kan kokusu doldu genzine. Bağcıklardan geliyordu ve de ayakkabılardan. Ayakkabılar da bağcıklar da siyah değildi sanki. Dikkatli bakınca yer yer koyu lekeler  olduğunu fark etti.

    Nasıl bir şeye bulaştığını düşünürken odanın kapısından  anahtar sesi duyuldu, oraya doğru hızla yöneldi. Kapı kilitliydi. Arkada biri olmalıydı. Bağırdı küfürler etti, gururuna dokundu kapının öbür yanının ama hiç ses çıkmadı öte taraftan. Bir kez daha aynı ses duyuldu “çıkkırtt”. Kapıyı zorladı durum aynıydı. İkinci kez kilitlenmiş olmalıydı kapı. Göze alınmayacak küfürler, ağzın duymayacağı yeminler etti. İki eliyle kafasını kavradı, tam feryat edecekti ki şaşkın bir şekilde kalıverdi. Kafasında hiç saç yoktu. Ama yana taranmış ve beyazı alınmış saçları olmalıydı. Ayna benzeri bir şeyler aradı odada. Eski bir kaşık buldu yatağın altında. Tükürdü, yaladı, gömleğine sildi ve az biraz parlattı kaşığı. Gözlerini kısarak baktı kaşığa ama hiçbir şey seçilmiyordu, kapıya doğru fırlattı kaşığı.

Aklına kolundaki saat geldi, camından bir şeyler görebilmeyi ümit ediyordu. Saate bakarken saati ne zaman aldığını düşündü ama anımsayamadı saatin onun olduğu ânı. Saati hafif yan tutarak kendini görmeye çalıştı ama bu o değildi ki. Hayır o daha genç olmalıydı. Duvar kağıtlarını tırnakları ile kazımaya başladı, bir yandan da kafasını vuruyordu aynı duvara. Kaşı yarıldı ya da başı. Ilık ılık yürüdü kan gözüne doğru, ordan çenesine ve “pıt” diye düştü. Hemen olduğu yere çöktü ve kanın düştüğü yere baktı, yerdeki toz dağılmış ve zeminde yazan bir şeyler açığa çıkmıştı. Ayakları ve elleri ile , bütün bedeni ile temizlemeye başladı zemini. Her yerde aynı şey yazıyordu. “ Anahtar sensin “ . Bedenine daha dikkatli baktı, göbeği çıkmış ve de yer yer sarkmıştı vücûdu. Kollarına baktı, ağarmış kıllar vardı yer yer. Tekrar saatin camından kendine baktı. “Kaç yaşındayım acaba “dedi. Derin bir nefes ile toparladı göbeğini. Çöktü olduğu yere, bakışlarını duvara çaktı.

Kazıdığı kağıtların altından da bir iki harfin sızdığını gördü. Diğer kağıtları da kazımaya başladı. Fırlattığı kaşık geldi aklına ve onu kullandı. Bir tek duvar kağıt ile kaplıydı ve de hepsini kazımıştı ama bütün harfler yarımdı, yer yer parağraflar da yarımdı. Kağıttaki belli belirsiz yazılar geldi aklına , yatakta öylece yatarken bakmıştı aslında ama önemsememişti. Kağıtları bir araya getirmeye ve duvardaki yazı ile bütünleştirmeye çalıştı ama olmadı. Küçük parçalarda gizli büyük mesajı çoktan paramparça etmişti.

   Kapıya yöneldi ve de zorladı, tekmeledi ama nafile. Delikten bakmak için eğildiği sırada bir ses duyuldu, gördüğü son şey kapının hemen üzerine kapanan bir başka kapı oldu. Tekrar düştü, aslında hiç olmadığı yere. Düşerken gömleğe tutundu, gömleğin yarısının kapının diğer tarafında kaldığını görünce, kapının ilk anlarda açık olduğunu hatırladı ve kızdı kendine ama yerinden kalkamamıştı ki ! Keşke dedi…

  Gömleğin bu tarafta kalan yarısını incelemeye başladı, bu gömleği de hiç hatırlamıyordu. Ne, ne zaman aldığını, ne de desenlerini. Bu gömleği o almış olmalıydı ama ilk kez alıcı gözle bakıyordu sanki. Gömleğin boynundan koluna doğru devam eden mavi ipi fark etti,eliyle takip etti; ucunda büyükçe bir iğne vardı. İğneyi aldı ve boş boş baktı, bununla ne yapabilirdi ki! Uzun uzun etrafına bakındı hiçbir şey yoktu. Yatağı sürükledi  ve yatağın arkasındaki duvarın yere yakın bir kısmında avuç içi kadar bir bölgenin mavi olduğunu farketti. Evet burası ip ile aynı renkti. İyice yakından inceledi, muntazam şekilde kare olarak boyanmıştı. Tam ortasında da minicik bir delik vardı. İğneyi oraya sokmayı düşündü, çekinerek usulca batırdı. İğne gitmeye devam ediyordu, sonuna kadar ittirdi iğneyi ve iğne küçük bir boşluğa düştü. Hemen ipin ucunu yakaladı, iğneyi çekmeli miydi bilemedi. Bir süre delikten bakmayı deneyerek geçirdi ama boşuna. Sonra sağ eliyle ipi sabitleyerek mavi karenin altına doğru incelemeye başladı. Altta daha büyük bir delik vardı. Zemine o kadar yakındı ki sol gözünü yere de koysa bir şey göremiyordu. İpi biraz daha salmaya karar verdi, derken biraz daha ve iğnenin ucu görününce biraz daha saldı ipi. İpi tamamen salınca iğne aşağıdan çıkacaktı ama amaç bu olmamalıydı.

    Sağ eli yukarıda, sol eli aşağıda öylece kaldı bir saat kadar. Elleri titriyor ama korkudan ipi bırakamıyordu, bu mavilerin bir amacı olmalıydı ve de çok yaklaştığını biliyordu. Bir an için içine yayılan metal sesini hissetti, iğneyi deliğe sokarken duymadığı ama hissettiği o ses; iki metalin öpüşme sesi. Belki de bir metalin içinden geçmişti iğne ve de iplik. Şu an en ihtiyacı olan metal eşya tabii ki anahtardı. Anahtar deliği denilen şey kapıda olurdu, ilk kez anahtarın üzerindeki anahtar deliği ile ilgileniyordu.

  Sağ eli ile iğneyi, sol eli ile üst delikteki ipliği çekmeye başladı, bir ara o kadar gerildi ki kopacağını hissetti ve korktu. Alttaki delik büyümüştü ve aşağıya doğru ne denli derin bir yarık olduğu şimdi görünüyordu. İpin içinden geçtiği bir şey varsa eğer onu düşürmemeliydi. Bir kez daha asıldı, mavi alçı kare biraz daha döküldü, ip kendine bir yol yapmaya ve de mesafeyi azaltmaya başlamıştı. Bütün mavi, bir anda ip ile ikiye bölündü ve de ip özgür kaldı, tam ortasında bir anahtar vardı. Çığlık attı yaşını bilmeyen adam. Anahtarı aldı ve kapıya koştu anahtarı yerleştirdi ve kapıyı açtı. Ağlıyordu. İkinci kapıyı unutmuştu ama ilk kapıyı açar açmaz karşısına çıkmıştı. Anahtar da yoktu hiçbir yerde ama gömleğin bu tarafta kalan yarısında bir cep vardı. Telaşla elini daldırırken gömleği düşürdü, daha görmeden sesi gelmişti anahtarın.

     Çıplak bedenini, kanlı gömleği ve de karanlık kızı unutmuştu. Kapıya davrandı, elleri terli ve titrek olduğundan anahtarı zorla yerleştirdi deliğine. Bayılmak üzereydi. Küçük bir anahtar işte. Birden durdu saate baktı, saat hala beşi altı geçiyordu ama saatin saniyesi işliyordu. Kulağına götürdü çalışıyordu. Kapıyı açtığı an aynalarla dolu bir oda ile karşılaştı. Hemen ardına baktı ama orada bir kapı yoktu. Elinde bir mavi ip vardı sadece bir de iğne. Sehpanın üzerine bıraktı elindekini. Aynaya dikkat kesildi, otuzlu yaşlardaydı ve göbeği yoktu. İyice inceledi kendini aynada, benzer hisleri tekrar yaşadı. Dikkatli baktıkça kendine, daha da yabancı geliyordu aynadaki adam. Yatağa baktı, yatan karısı olmalıydı. Yabancı bir kokuydu genzini yakan. Kadının yüzüne baktı uzun uzun, onu hiç tanımadığına karar verdi.

      Tutsak kaldığı odadaki kadar yabancıydı her şey. Tozunu alarak  yaşamıştı her şeyi, sadece bir selam kadar yaklaşmıştı herkese, her şeye... O kadar çok kaptırmıştı ki kendisini …

        Bir şeyleri değiştirmeye aynadaki yüzüne dokunarak başladı !

       Saat hala beşi altı geçiyordu…